7 Eki 2016

Neme Lazım Be Sultanım!

Tarih tekerrürden ibaret malum, genelde tarihi meselelerle alakalı da benzetmeler yapmayı seviyorum ben.
Bu sefer de Yahya Efendi'den bir hikayeyle başlamak istedim.

Kanuni Sultan Süleyman, en yüksek duruma getirmiş olduğu Osmanlı’nın akıbetini hayal eder, günün birinde ;
“Osmanlı inişe geçer de çökmeye yüz tutar mı?” diye derin derin düşünmeye başlar...
Bu gibi soruları çoğu zaman süt kardeşi meşhur âlim Yahyâ Efendi’ye sorduğundan bunu da sormaya niyet eder. Güzel bir hatla yazdığı mektubu keşfine inandığı Yahyâ Efendi’ye gönderir...
“Sen ilahî sırlara vâkıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın âkıbeti nasıl olur? Bir gün olur da izmihlâle uğrar mı?” şeklinde mektubunu gönderir.
Güzel bir hatla yazılmış mektubu okuyan Yahyâ Efendi’nin cevabı bir bakıma çok kısa, bir bakıma içinden çıkılmaz bir hâl alır:
“Ne’me lâzım be Sultânım!”
Topkapı Sarayı’nda bu cevabı hayretle okuyan Sultân, bir mânâ veremez. Yahyâ Efendi gibi bir zâtın böylesine basit bir cevapla işi geçiştireceğini pek düşünmez. Söylenmeye başlar:
“Acaba bilmediğimiz bir mânâ mı vardır bu cevapta?”
Nihayet kalkar, Yahyâ Efendi’nin Beşiktaş’taki dergâhına gelir. Sitem dolu sorusunu tekrar sorar:
“Yahya Efendi ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al!”
“Sultânım sizin sorunuzu ciddiye almamak kâbil mi? Ben sorunuzun üzerine iyice düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz ettim.”
“İyi ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sadece “neme lâzım be Sultânım!” demişsiniz. Sanki “Beni böyle işlere karıştırma” der gibi bir anlam çıkarıyorum.”
“Sultânım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şâyi olsa, işitenler de “ne’me lâzım” deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa. Fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin, feryâdı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlâl de böylece mukadder hâle gelir...”

Bunun bizimle ne alakası var peki? Daha önce de demiştim, her devlet bir şirket gibidir aslında. Doğar, büyür, yaşar ve ölür nihayet. Peki o çok büyük şirketler nasıl ölür? Neden batarlar? Mesela o kadar büyük şirketler batarken kimse hiç bir şeyin farkında olmaz mı? Yoksa farkında olsalar da bir şey yapmazlar mı?

Devletteki işlerin hantallığından, bürokrasinin işleyişinden hepimiz şikayet ederiz. Çünkü "neme lazımcılık" en fazla oralarda görünür. Mesela bir birime gidersiniz, "onunla biz ilgilenmiyoruz yan masa bakıyor" der. Gider oraya sorarsınız, "bizim hiç bir bilgimiz yok siz en iyisi danışmaya sorun" derler. Danışmaya gidersiniz başka bir devlet kurumuna yönlendirirler. O kuruma gidersiniz, "siz çok yanlış gelmişsiniz" cümlesini duyarsınız. Birisine sonunda sinirlenip patlarsınız, size tepki bile vermez, "neme lazım, benim işim mi" der. Sinir olursunuz... Devlet kurumlarıyla çalışan bir özel sektör çalışanıysanız, sinir katsayınız yükseldikçe devlet çalışanlarının standart zeka seviyesinden yoksun olduğunu düşünürsünüz. Hayır, tabi ki değiller. Hatta bir çoğu hepimizden daha kalifiyedir çoğu zaman. Ama uğraşmazlar, çünkü "neme lazım"dır. İşleri çözdükçe ya tek çalışan haline gelir ve koskoca bir kurumun yükünü çeken tek kişi olurlar ama bununla alakalı da bir takdir görmezler. Mesela çok çalıştığı için ödüllendirilen bir memur yoktur. Kimse emekli olurken daha fazla ikramiye almaz mesela. Ya da müdür olmak için çok çalışmak gerekmez, hiç çalışmasanız da kıdeminiz gelince siz de müdür oluverirsiniz. O zaman yaşasın neme lazımcılık dersiniz siz de.
Özel kurumlarda da durum çok farklı değildir zaten. İşe her yeni giren yeni hayallerle gelir, burası kendisine iyi gelecektir. Yeni bir kariyer planı oluşturacaktır. İşte kendisini gerçekleştirebileceği bir platformdur, yaşasındır, o zaman hemen çalışmaya başlayalımdır. Ama bir şeyler yapmaya çalıştıkça o şirketin kurum kültürünün "neme lazım" olduğunu görürse, yaşı ne olursa olsun çalışanın keyfi kaçar. İsterseniz dünyanın en yetenekli adamını alın işe, ama ondan faydalanmayı beceremiyorsanız o çalışanın sizin için katma değeri sadece kocaman bir sıfırdır... Eğer standart bir  X kuşağıysa, bu neme lazımcılığa yeni çalışan da hemen adapte olur, kendine bir kuytu köşe bulur ve orada emekliliğini beklemeye başlar, şirket mi batıyor? "Neme lazım" der, geçer. Eğer yetenekli ve kendine güvenen bir çalışansa, yaşı da biraz gençse hiç beklemez yeni ufuklara yelken açar. Sizin işe almak, adapte etmek için harcadığınız zaman boşuna gider, yaptığınız tüm eğitim yatırımlarını da alır ve başka bir şirkete yar olur.

O yüzden en kurumsalından en patron firmasına eğer bir şirkette neme lazımcılık kurum kültürü haline geldiyse orada çanlar çalıyor demektir.

İnsan Kaynakları çalışanları olarak en birinci önceliğimiz yanlış kurum kültürü oluşmasına izin vermemekse eğer üzerine önemle eğilmemiz gereken ilk konu sanırım bu olmalı...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder